- Taş ev ustası var mı sizde?
- Önceden vardı, şimdi tuğla oldu. Taş olayı bitti sadece temelin alt kısmına konuyor. Hepsi öldü artık... Belediye “tamam” diyor kanalizasyon için ama bir faaliyet yok...
- Sabit iş bulup çalışan var mı?
- Bir kişi var.
- Kaç hane burası?
- Hane olarak 150 kişi var. Bir hanede 6 kişi var. Nüfus olarak 250 artı 250 beş yüzü falan geçiyor. Seçim yaklaştığı zaman tamamı buradadır. Evreşe’nin nüfusu 3000 vardır.
- Sağ sol meselesi var mı köyünüzde? Seçimde kimlere oy veriyorlar?
- Bir kez hepsi bir partiye verdi, bir daha olmadı. ANAP’a veren var, CHP’ye veren var. Çoğunluğumuz Ak Parti’ye verdik, bazılarımız CHP’ye verdi. Bir başkanımız vardı, o üst üste iki dönem seçildi. Bu kaldırımları o yaptı rahmetli. Bu sularımız hep taşımaydı. O İbrahim Kaltış’ın döneminde herkes evine su aldı. Bir eksiğimiz kanalizasyon. Geçim sıkıntısı artacak. Bazıları burada ırk ayrımı yapıyor. Romanlar’a iş vermek istemiyor. Pancar çapasına kimseyi çağırmıyorlar. Günebakan çapasında çalışıyoruz ama en çok Gelibolu’nun Romanlar’ını severler. En tutarlı Gelibolu’nun Romanlar’ıdır. Aydoğdu çok tehlikelidir. Romanlar’ın da, Keşan’ın da yüzkarası... İş olsa ben yapmaz mıyım be yaa? Ben ister miyim böyle zebillik? Behramlı köyü yerleşik. Onlar çiftçi, onların durumu çok iyi. Bize toprak veren yok. Nereye gitsen barınamıyorsun. İpsala, Lüleburgaz. Hiç bir yerde barınamıyorsun...
Bu sırada çaylarımız geliyor. Teşekkür ediyoruz, “Ne demek?” diyor, “Biz Ahmet Ağabey’in çok ekmeğini yedik.” Köye bir referansla gittik. Referansımız çok sağlam çıkıyor. Hatırı köyde büyük... Çay getiren gelin, birer bardak daha içip içmeyeceğimizi soruyor.
- Yapayım birer tane daha... Sen amca? Sen içecek misin çay?
- Yeşil kartınız var mı?
- Var, Allah razı olsun. Doktorumuz süper. Bize çok iyi davranıyor. Bak şimdi çağır, gelir buraya. Doktorumuz çok iyi. Başkanımız da efendi. İnan ki… Elinden geldiği kadarıyla yapıyor...
- Yaşlılar anlatmıştır belki, siz nerden gelmişsiniz buraya bilgin var mı?
- Benim dedem Selanik’ten gelmiş. Fahri dayımlar Balkanlar’dan göç etmişler, sonra buraya gelmişler ama yerleşim yeri Bayramiç’miş. Pomaklar gelince, Muhacirler gelince bizimkiler orayı terk etmiş. Onlar toprak sahibi de oldular.
- Cenazelerinizi nerden kaldırıyorsunuz?
- Cenazeleri omuzlarda taşıyorduk, taaa köyün çıkışına kadar. Evlerden kalkıyordu cenazeler. Şimdi cenaze arabası var. Camiye götürüyoruz, Müslüman’ız. Bir dilimiz ayrı. Dilekçe verdik kaymakama, valiye. Bize Kıpti diyorlardı, kabul etmedik. Biz Roman’ız.
- Aslında Çingene kötü bir şey değil. Kürt, Laz, Türk gibi. Ancak bizde öyle bir hale gelmiş ki, Türkler de kötü bir şey sanıyor bunu... Siz kendinize Roman diyorsunuz. Rom, insan demekmiş, roma da topluluk demekmiş. Siz aslında Hindistan kökenlisiniz. Eskiden yerleşikmiş sizin topluluk. Sonra bir kral geliyor sizinkileri sürüyor, sürülünce hep bir yerlere gidiyorlar başka ülkelere gidiyorlar. İspanya’ya, başka yerlere... Ama onların, durumu sizden iyi... Karavanları var onların istedikleri yere gidiyorlar. Bu olaydan sonra dağılmış Romanlar dünyaya.
Anlattıklarımızı ilgiyle dinliyorlar.
- Ekonomik sorunlar çözülünce Roman yaşamından çıkıyor insanlar. Yani Romanlık ölüyor. Ekonomik gücün olmazsa Roman yaşamın sürüyor. Mesela Serkan Çalgı’yı bilirsiniz. İstanbul Üniversitesi’nde hoca. Daha bir sürü var böyle. Yani mesele ekonomik...
- Doğal önderleriniz var mı?
- Anlaşılmadı.
- Yani bir sorun çıktığı zaman gidip akıl danıştığınız... Yaşlı, sözü dinlenir insanlar diyoruz.
- Bir kavga çıktığında bir büyüğümüz gelir, “Ayrılın bakalım, sen haklısın, sen haksızsın.” Cinayet falan olmaz.
- Ama makineyi seversiniz... Yıllarca göçebe yaşadınız, lazım tabii...
- Herkesin kendine göre bir çakar çakmazı vardır ama birbirine kullanılmaz. Çekmez. Çektiği zaman vurması lazım... Üzerine geldiği zaman vurur. Benim buramda dört tane bıçak yarası var. Hiç acı bile hissetmemişim.
- Çocuklar sigara içiyor mu?
- Gençler içiyor. Devir olmuş 2005, kime meram anlatırsın?
- Kadınlara dayak atar mısınız?
- Oooo, yanlış yaptığı zaman, dinlemedi mi...
- Dövmeyin kadınları…
- Kadın erkeğin kölesidir... Çamaşırını yıkar, ekmeğini yapar, yorganını yapar. Ayağımı yıkayacak kadın. Tarlaya da gidecek benimle beraber, öyle...
- Düğünlerde kadınlar içer mi?
- İçer be... Bayramda içmeyiz biz. Kurbanda hayatta içmeyiz. Hıdrellezde içeriz. Ramazanda orucumuzu tutarız... Tutmayan da var tabii. Tamamı tutmaz, içki de içen var yani. Evlere gidip ziyaret ederiz. Hısım akrabayı hanımla beraber dolaşırız. Camiye gideriz.
- Kaç yıllık mezarınız var?
- 45-50 yıllık, belki de daha fazla. Dedem Yüllüce’de, ninem Çakal’da. Anamın babası anası Bursalı köyünde dağınık be ya millet... Kırklareli, Burgaz oranın yerlisi olmuşlar, çiftçi olmuşlar. O dönemlerde Romanlar daha iyiymiş. Arazi almanın zamanıymış o zamanlar. O zaman sepet para yapıyormuş, kalay yapan kimse yok. Sepetçilik önemli. Günebakanı küfeye koyar, eşeğe yüklerlerdi. Çamaşırları seleye koyarlardı. Ekseri sepet ören Burgaz, Kırklareli’dir.
- Köylülerle sorun çıkıyor mu?
- Ne diyorsun, ne diyorsun?
- Ihlamur toplamadınız mı?
- Bırakmıyor ki köylü...
- Köylüler artık köylerine misafir kabul etmiyorlar. “Nerelisin?” Evreşeli, “git orda kal”. Kimsenin ne tavuğunu çalıyoruz ne bir şey yapıyoruz. Böyle devam ederse ne olacak bilmiyoruz. Şimdi bundan sonra daha zor...
- Okula gittin mi sen?
- Burada bazı dönemler kurs oluyor. Ben kurslara gittim, öyle öğrendim.
- Sende pek bıyık yok ağabey, aslında bıyıklı olmaz mı sizinkiler...
- Şurada bir arkadaş var günde üç çeşide giriyor.
Sülo’yu çağırıyor, Sülo yanımıza geliyor. Muhabbet ediyoruz başta. Kim olduğumuzu, dergimizin niteliğini saklamıyoruz Sülo’dan. Ancak Sülo bizden pek hoşlanmıyor. Sonradan Ak Partili olduğunu öğrendiğimiz Sülo, bizi pek sevmiyor, konuşmak da istemiyor. Bizi köyde gezdiren kişiyle kısa bir tartışma yaşıyorlar. Bizi kimin gönderdiğini söylemek aklımıza gelmiyor. Sülo da onun ekmeğini yediği için, söylesek aslında bize tepki göstermezmiş. Ancak bunu söylemiyoruz.
“Devlet bize her imkanı sağlıyor.” diyor Sülo.
Evet... Sağlıyor. Çocukların o yüzden baldırı çıplak… Kanalizasyonlu su içiyorsun o yüzden. Seçimden seçime bakıyorlar yüzünüze. Çocuklar okula gidemiyor. Okul var ama Sülo, sen gönderemedikten sonra ne kıymeti var? Aklımızdan geçiyor ama söylemiyoruz bunları. Devletin tanıdığı imkanlar bunlar. Karşı çıkarsan, soluğu jandarmada alırsın. Belki de bundan karşı çıkamıyor gerçekleri görmüyorsun. Yine de hor görmüyoruz seni...
Kızıyor bize, “Devleti küçümsemeyin. Başkan kızar bize sonra. Reklam mı yapacaksınız bizi? Ne reklamı? Bu mahallenin sorumlusu benim arkadaşım, belgeniz var mı sizin? Çekmenizi de istemiyoruz. Biz oyuncak mıyız? Herkes gelip çekiyor rezilliğimizi, dalganıza bakın siz...”
Biliyor musun Sülo, seninle biz, beraber yakıldık 1945’in Almanya’sında, Nazi fırınlarında. Hitler, Yahudilerden sonra en çok komünistleri, sonra Çingeneleri yaktı. Alman diktatörünün Yahudiler için ateşlediği fırınların bacalarından Çingene dumanları da yükseldi. Yani sizinkileri yaktılar onlar, sizi kurtuluşa götürecek olan bizimkileri de, hepimizi. Küllerimiz birbirine karıştı, bu yüzden kardeşiz. Sizinkiler Auschwitz gibi imha ve çalışma kamplarında, laboratuarlarda öldürüldüler. Kobay olarak kullanıldınız. Tıpkı bir fare gibi, anlıyor musun Sülo? Faşist teorisyenler “Bu Çingeneler, Avrupa’ya yabancı kanı taşıyorlar” diyorlardı. Söylemeye dilimiz varmıyor ama söylemek zorundayız. Sadece Almanya mı sanıyorsun? Fransa’da 15 bin, Polonya’da 35 bin, Macaristan’da 28 bin, Rusya’da 40 bin Çingene, Naziler tarafından topluca öldürüldü. İkinci Dünya Savaşı sırasında… Litvanya ve Estonya’da tüm Çingeneler öldürüldü. 1942’de Litvanya’da 2 bin Çingene, faşistler tarafından öldürüldü. Çek ve Slovak faşistlerin de en az 3 bin Çingeneyi öldürdüklerini biliyoruz. Romanya’da faşist hükümet, İkinci Dünya Savaşı sırasında 36 bin Çingeneyi öldürdü. Yine İkinci Dünya Savaşı yıllarında, Polonya’da yaklaşık 4 bin Çingene kurşuna dizilerek öldürüldü, binlercesi de gaz odalarının bulunduğu esir kamplarına gönderildi. 1944 yılında, Polonya’da gecekondularda yaşayan 35 bin Çingenenin tümü yok edildi. Daha sayalım mı Sülo? Dayanabilecek misin?
Fransa’da, 1938’den 1942’ye kadar, 30 bin çingene sürgün edildi ve 18 bine yakın Çingene esir kamplarında öldürüldü. İkinci Dünya Savaşı’ndan önce faşist İtalya, sizinkileri Adriyatik adalarına ve Sardinya adasına sürdü. 1943’de Almanlar sizinkileri kıyımdan geçirdiler. Yaklaşık bin Çingene öldürüldü... Ne kadar acı değil mi?
Size bunları söylemezler Sülo. Okuma yazman da yok okuyasın. Okusan belki öğrenirdin. İlmi de çok görüyorlar sana. Niye biliyor musun? İşte bunları öğrenmeyesin diye.
Bunları tarih babaya sorduk o anlattı bize. Bugün öldürmüyorlar belki ama yine insan yerine koymuyorlar sizi be Sülo! Avrupa’da marketlere ve eczanelere girmeniz yasak hala. Evlerinizi yakıyorlar, arabalarınızı... Ve o Avrupalılar bahsediyor en çok, insan haklarından… İnsan hakkı böyle mi savunulur Sülo?
Size “pis” diyorlar. Nasıl temiz olabilirsiniz ki? Çünkü çöplerini topluyorsunuz size pis diyenlerin. Sanki dünyanın bütün namussuzluklarını siz yapıyorsunuz. Böyle bakıyorlar size. Farklı bir yaşam tarzınız, kültürünüz var ama insansınız her şeyden önce. Yıllardır insan olduğunuzu anlatmaya çalışıyorsunuz. Hatta bunu kabul ettirebilmek için Çingeneliği inkar eder hale gelmişsiniz. Kınamıyoruz sizi. Ne yaparsın, boğaz derdi işte… Can derdi...
Sülo’ya bunların hiçbirini söylemiyoruz. Çünkü biliyoruz ki söylesek de anlamayacak şimdilik bizi, hatta belki inanmayacak bu söylediklerimize.
Sülo suçlu değil. Sülo bilmiyor ki... Güvenmiyor bize, kimseye. Sadece karnını doyurma derdinde. Kimden ekmek varsa onun peşinden gidiyor. Bir bilse kurtuluşun nerede olduğunu... Ama bilmiyor. Bir gün öğrenirsin belki Sülo, kim bilir?
Yolumuza devam ediyoruz. Misafir olduğumuz evin önünde konaklıyoruz. Sohbete kaldığımız yerden devam ediyoruz. Hıdrellez’den, geleneklerden göreneklerden konuşuyoruz. “Romanlık bitecek mi?” onu konuşuyoruz. Bir gün Romanlık bitecek bu gidişle. Sistem böyle istiyor. Dillerini yasaklamasın varsın Çingenelerin, ancak ekonomik olarak yok ediyor kültürlerini. Çalgıcılık yok, kalaycılık yok, sepetçilik yok, bohçacılık yok, falcılık yok, toprak yok, ekmek yok... İnsan yerine konulmak yok. Ee ne var? Ne kaldı? Çocukların çatal karası kaşlarının altındaki kara gözlerine sormak lazım. Orada ne saklı olduğunu…
Enver Gökçe’nin o şiiri geliyor aklımıza:
“Ben böyle taşların çukurların içinde kalmışsam,
Yalnızsam / Hor görülmüşsem / Arkasızsam / Ve böyleyse bahtı siyahım / Yemin kasem olsun / Ve ant olsun / Şart olsun / Yerde kalmaz ahım...”
Yola çıkarken Serdar’ın sorduğu soru aklıma geliyor:
“Evreşe’de ne var ağabey?”
Evet... Serdar artık bu sorunun cevabını biliyor. Evreşe üvey çocuklarını, ayıbını, eskilerini, kirlilerini saklar gibi arkasına sakladıklarını saklayamadı bizden. Giderken yine bakmayı unutmuşuz, Evreşe’nin yolları dar mıydı sahiden? Ne önemi var ki... Artık Evreşe deyince o türküden çok daha başka şeyler gelecek aklımıza. Yüreğimize onların da çilesini doldurduk gidiyoruz işte... Dönüp arkamı bağırmak geliyor içimden: Neslihan… Hacer… Yonca… Emrah… Yıldıray… Halime… Nazlı… Ali…
Bir bizi, bir de dilinizi hiç unutmayın çocuklar ve güzel günlere inanın... Siz yeter ki o kara gözlerinizdeki umutla bakın bize... Çünkü gözlerinizdeki o umudu görebildiğimiz sürece kurabiliriz ancak o kocaman dünyayı...
Kaynak: Tavır